Kuran Kerim’in Arapça lafzı mukaddestir; bu mukaddeslik Arapça olmasından gelmez, vahyin Hz. Peygamber (sav) ve Ehl-i Beyt’in mübarek dillerinden o lafza iltifat etmiş olmasındandır. Dil kutsal değildir; hakikat o dile teveccüh ettiği için dil mukaddes olur.
Mekân da böyledir; Düzgün Baba Dağı dağ olduğu için mukaddes değildir, Düzgün Baba Hazretleri o dağa teveccüh ettiği için mukaddestir; teveccüh başka bir yere olsaydı, mukaddeslik de orada zuhur ederdi.
Cenab-ı Hakk’ın Hz. Musa’ya hitabı bunu açıkça gösterir: “Ayakkabılarını çıkar; çünkü burası mukaddes Tuva Vadisi’dir.” Vadi, vadi olduğu için mukaddes değildir; Cenab-ı Hakk’ın teveccühü o vadide zuhur ettiği için mukaddes olmuştur; ayakkabının çıkarılması toprağın değil, ilahî huzurun edebidir.
Peygamber ve Ehl-i Beyt âşıkları şunu bilir: sevdiklerinin dillerinden dökülen sözleri tanırlar; o sözler yalnızca kelime değildir, bir zamanın, bir hâlin ve bir yakınlığın izidir; “bir zaman, bir yerde, o sevgililer böyle söylediler” bilgisi ehline yeter.
Yunus Emre Hazretleri ve Türkçe söyleyen başkaca Allah dostları, hakikati Türkçe dile getirdikleri için onların sözleri de Türkçe olarak mukaddestir.
Dağ, vadi, dil, lafız… Hiçbiri kendi başına mukaddes değildir; mukaddeslik surette değil, teveccühtedir; teveccüh nereye inmişse, mukaddeslik orada zuhur eder.
Ceyhun