“Senin bildiğini biliyor, gördüğünü görüyor, duyduğunu O da duyuyor. Sen ise O’nun bildiğini bilmiyor, duyduğunu duymuyor, gördüğünü görmüyorsun.”
Bu söz iki farklı idrakle okunabilir.
İlkinde insan belirli bir kişiye ve yaşadığı belirli bir olaya bakar: “Bana yapılanı Allah gördü, duydu, biliyor.” Bu, insana teselli verir. Fakat dikkat hâlâ başkasındadır ve çoğu zaman o olayla sınırlıdır.
İkincisinde ise insan kendine döner: “Allah beni de görüyor, beni de duyuyor, benim bildiğimi sandığım şeyi de biliyor.” İşte bu, tek bir olayla bitmez. İnsanın sözüne, bakışına, niyetine ve hükmüne hayatın her anında eşlik eden bir farkındalığa dönüşür.
İnsan çoğu zaman kendi gördüğüne göre hükmeder, kendi bildiğine göre kendini haklı bulur. Peki ya gerçek, bildiğini sandığının ötesindeyse? Ya hakikat, gördüğünün ve duyduğunun ötesindeyse? Ya bilmiyor ama bildiğini sanıyor, görmüyor ama gördüğünden emin oluyorsan?
İlki, “Allah ona da şahit” diye rahatlatır.
İkincisi, “Allah bana da şahit” diye insanı kendine getirir.
Ceyhun